elcordobez

Durum: 60 - 0 - 0 - 0 - 05.09.2018 00:38

Puan: 240 -

2 ay önce kayıt oldu. 1.Nesil Yazar.

Henüz bio girmemiş.
  • /
  • 3

quis custodiet ipsos custodes

latince harika bir dil. sanırım hayatımızda çok fazlasıyla cevap olmasına rağmen yeterince soru yok. ama işte latince de tek bir soruyla yüzlerce kavram denizinde yüzebiliyorsunuz. derinlikte boğlumuyorsunuz, yorucu olsa da yüzüyorsunuz.

quis custodiet ipsos custodes? sorusu kabaca ve ironik bir çeviriyle ''kurtarıcılarımızdan bizi kim kurtaracak aq'' demektir. ama işte ileriye yüreyecek uluslar için daha da düşündürecek kavramlar vardır içinde.

- sorguculari kim sorgulayacak?

- yoneticileri kim yonetecek?

- kurtaricilardan kim kurtaracak?

- telefonlarimizi dinleyenleri kim dinleyecek?

- gozetleyenleri kim gozetleyecek?

-ozgurlukleri sinirlama yetkisine sahip olanlarin ozgurlukleri sinirlama ozgurluklerini kim sinirlayacak?

- harcamalarimizin hesabini sormaya yetkili olanlarin harcamalarinin hesabini kim soracak?

- yasalara uygunlugumuzu denetleyenlerin yasalara uygunlugunu kim denetleyecek?

- ozgurlukleri kotuye kullananlari engelleme yetkisine sahip olanlarin, yetkilerini kotuye kullanmalarina kim engel olacak?

gençler hatırlamaz ama 2002 yılında da devletin bir nev-i çivisi çıkmıştı. akp'nin o yıl kazandığı seçimde meşruiyet açısından baya sorgulanması gereken bir seçimdi. yüzde on baraj dolayısıyla akp yüzde 34 oy almasına rağmen meclisin yüzde yetmişini elde etmişti. suç ortağı chp ise geri kalan artıkları. ama baykal parti içi muhaliflerin eline vermişti. biz herşeyi o gün kaybettik sanırım. artıklarla davullar çalan bir ana muhalefet lideri bu korkunç tablo ile ilgili hiç bir itraz geliştirmemiş, aksine erdoğan'ı başbakan yapmayı bir demokrasi şovalyeliği olarak yutturmuştu.
şunu da söylemem lazım ki, akp uzun yıllar bu ülkeyi hiç bir partinin yönetmediği kadar iyi yönetti. ama işte zaten sorun tam olarak burada. bir partinin bir ülkeyi uzun yıllar yönetmesindedir. patalojik olarak bile bir çıldırış halini alır partilerde ve insanlarda bu hal.

birgün iktidar elbette el değiştirecek. o gün ince mi gelir, meral mi gider, demirtaş mı kazanır sorusundan daha önemli bir soru vardır ki o da tabii ki ''quis custodiet ipsos custodes'' tir.

aşk acısına iyi gelen şeyler

uzun uzun intihar mektupları yazıp intihar etmemek. zamanında tesadüfü bir yolla iyi geldiğini anlamıştım. benim amacım ciddi ciddi intihar etmekti mektupları yazarken. 8-10 sayıfa mektuuplarım vardır ama hepsini yaktım birisi bulur da endişelenir acıma duygusula beni tekrar intihar eşiğine getirir diye korktuğum için. mektuplarımdan aklımda kalan en önemli şey sevdiğim insanlara bol bol okunacak kitap ve izlenecek film öneriyordum. ulan aptal adam geberirken bile ukelalık peşindeymişssin, kısa bir özür notuyla sktrp gitsene işte.
neyse, mektuplardan sonra gerekli araç gereci hazırlıyordum. sürekli listesini değiştirdiğim ama üç aşağı beş yukarı aynı olan 5-7 şarkı oluyordu kafamda son kez dinlemek için açıyordum onları. mis gibi rakım, paraya kıyıp aldığım uzun morlboro soft. ulan içine sıçayım benim gibi intihar edecek adamın konformistliğine. neyse öyle bir hıçkırıklarla ağlardım ki o şarkıları dinlerken herşeyi sonraya ertelerdim. oysa ki o şarkıları dinleme amacım konformistliğimden falan değil, sktr olup gitmeyi garantiye almak amaçlı bana motivasyon olsun diye idi. ama hayır yapamadım yapamadım. gün içinde tesadüfen o şarkıları duysam ölüm gibi birşeyler hisediyordum ama herşey hazırken kendime son vuruşu yapamıyordum işte.

çok sonraları okuduğum bir makaleye göre, gözyaşlarının insan bünyesinde çok önemli bir antidepresan etkisi olduğunu öğrendim. şimdi iyi ki mi o şarkıları dinliyormuşum diyim, hayy kafama sıçayım mı deyim kararsızım. sakın siz intihar etmeyin. ama ilaa edecek olursanız da, kısa bir notla falan gitmeyin. giderken uzun uzun kafa skmeyeceksiniz ölümün zevki nerede kalır ki.

bu da böyle bir anımdır. öyle işte.

los crosnocrimenes

çok başarılı bir ispanyol filmidir. sıradan yaşantısı, güzel bir karısı olan bir beyfendinin tesadüfler sonucu zaman yolculuğu kısır döngüsüne girmesi mevzuularından oluşur. ''ormanda veya evde yalnız olduğunuz için korkmazssınız, belki de yalnız olmadığınız için korkarsınız'' deyimini aklımdan defalarca geçirten filmdir. belki yönetmenin bile öyle bir amacı yoktur ama bu filmi kendi uydurduğum bir sinema türüne oturtmak isterim. ''sosyal bilimkurgu'' film dram desen dram değildir, bilimkurgu desen bilimkurgu değildir. sade bir bilimkurgu üzerinden insan hayatındaki en acı verici kısır döngüleri seyircinin yüzüne bir tokat gibi çarpmaktadır.

abbas

usta şairimiz cahit sıtkı tarancı'nın '' abbas'' şiirini mustafa keser sayesinde artık herkes biliyor da, yazık ki cahit'in ''abbas'' öyküsü çok bilinmez. ''abbas'' şairimizin hayatında gerçekten de çok önemli yeri olan bir şahsiyettir. tarancı çocukluğunda ninesinden bir şehzade masalı dinlemiş. bu şehzade aşkı yolunda memleket memleket gezerken, yoksul bir teyzeye yardım eder. teyze de ermiş bir kişiymiş meğerse. şehzadeye saçından iki tutam verir. ne zaman darda kalsa bu iki saçı birbirine vurmasını öğütler. o zaman karşısına ''abbas'' adında bir cin gelecek ve ne emri olursa yapacaktır.
cahit büyür ve askerliğini yedek subay olarak yapmak üzere birliğine katılır. bölük komutanı ilk iş olarak kendisine bir emireri seçmesini söyler. cahit askerlerin adının olduğu listeye bakar. orada askerin birinin isminin ''abbas oğlu abbas'' olduğunu görür. aklına hemen ninesinin masalı gelir ve abbas'ı emir eri yapar. abbas mardin midyad'lı çakı gibi bir askerdir. türkçesi kıttır. ama kendisi de bir kürd olan tarancı yazık ki neden abbas'ın türkçesinin kıt olduğu bahsine değinmemiştir. şarimizin her türlü hizmetine koşan bu saygılı çocuk sadece cahit gündüz vakti rakı sofrası istediği zaman ''akşam komutanım akşam'' diye geçiştirirmiş. öyle bir akşamda cahit içerken abbası da karşısına alır ve der ki;

-abbas sen istanbul'u bilir misin?

- bilirim komutanım.

- beşiktaş'ı bilir misin?

-bilirim komutanım.

- tamam o zaman, gideceksin yarın oradan benim ilk sevgilimi alıp buraya getireceksin.

- emredersin komutanım.

tarancı o gece sızar. sabah uyandığında abbas'ı sivillerini giymiş olarak görür.

-niye böyle giyindin oğlum?

-dün siz dediniz yaa komutanım sabah gideceksin ve beşiktaş'tan ilk sevgilimi bana getireceksin.

şimdi sözü şiire bırakıyorum.

haydi abbas, vakit tamam;
akşam diyordun işte oldu akşam.
kur bakalım çilingir soframızı;
dinsin artık bu kalb ağrısı.
şu ağacın gölgesinde olsun;
tam kenarında havuzun.
aya haber sal çıksın bu gece;
görünsün şöyle gönlümce.
bas kırbacı sihirli seccadeye,
göster hükmettiğini mesafeye
ve zamana.
katıp tozu dumana,
var git,
böyle ferman etti cahit,
al getir ilk sevgiliyi beşiktaş'tan;
yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.

atilla yeşilada

ekonomik görülerindeki karamsarlığını pek tatlı bir agrasiflikle yumuşatmaya çalışan çok iyi bir iktisad hocasıdır.

mustafa ceceli

öncelik maksadım bu sinüzit olmuş karga sesli yandaş hakkında sanatsal bir değerlendirme yapmak olmadığını belirtmek isterim.
2007 yılında vatani görevimi edirne'de yaparken bunun bir şarkısı çıkmıştı. şimdi adını anımsamıyorum şarkının ama klibi tamamen çatışmalı süreçte çocuklarını yitirmiş asker ailelerinin istasmarı üzerineydi. o zamandan ben bunun karaktersizlik açısından nasıl bir ezik şarkıcı altuğ olduğunu çözmüştüm.

can yücel der ki, "iyi bir adam ilişkinin başında değil ilişki biterken belli olur." ama sanırım bugüne kadar çok az erkek bitmiş bir evlilik ardından bu kadar düşkünce bir tavır sergilemiştir. bu şahıs sadece kendi onurunu değil, sevginin, birlikteliģin ve bütün inceliklerin onurunu paspas etmiştir.

merkez bankası

ulan dolara müdahele ediyor ve dolar on kuruş yükseliyor, gerçekten kim sikti bu itfaayenin hortumunu? korkarım bu saaten sonra değil rahibi, rahmetlik aziz pavlus'u mezarından kaldırıp artı bir mikrar para versek de dolar düşmeyecek gibi bir korku var içimde. bir de şu kemal kılıçdaroğlu çıksın da ''böyle birşey olabilir mi'' desin ve ülkece totem yapalım belki işe yarar. harbi nerede bu kılıştar, eskiden bari böyle bişiyler bişiyler derdi, kaçırıldı mı yoksa? artık o totem işe yaramazssa saklı iki nostaljik totem kalıyor, efkan ala'nın kınaması ve abdullah gül'ün hayretler içinde kalması. bütün yumurtaları aynı sepete koymamak lazım tabii ki.

katharsis

antik yunanda ''müzik yoluyla arınmak'' demek olan kavramın adıdır. bende ki tam karşılığı ise alevi nefesleriyle arınmaktır.

kitaplardan altı çizili cümleler

sevmek sahiplenmenin en güzel yoludur, sahiplenmekse sevmenin en kötü yolu.

ülke ekonomisi için çözüm önerileri

öncelikle neden uzun bir süre akp yönetiminde ekonomi iyi gitti bunu irdelemekte yarar var. 2000'li yıllarda abd merkez bankası dünyaya daha önceki yıllarda hiç olmadığı kadar bol keseden dolar dağıtıyor ve faizleri ise alçak düzeyde tutuyordu. abd merkez bankasının bu politikasındaki en temel etken dünyaya bol keseden dağıttığı doların zaten kendi ürünlerinin tekelinde olan dünya tüketiminde kendisine tekrar dönecek olmasıydı. faizleri alçak tutmasının sebebi de, yatırıcımların paralarının borsada değil, ülkede istihdam yaratacak unsurlarda değerlendirmesini teşvik içindi. bu bol bol dağıtılan dolardan abd'nin altın çocukları olan akp hükümetinin bol bol faydalanmaması da olmazdı. abd merkez bankasındaki düşük faizler nedeniyle de türkiye borsası tarihinde hiç olmadığı kadar sıcak para çekti. bunun yanında ali babacan yönetimindeki ekonomide çok disiplinli bir bankacılık politikasıyla bunun devinimini sağladı.
peki akp hükümeti bir anda kasasında bulduğu bu kadar çok doları ne yaptı? ilk başta bütün parayı mütahitlere saçmadı. tabanı besledi yani kobilere neredeyse karşılıksız kredilerle gönlünü yaparak küçük burjuvayı sağlamlaştırdı. ondan sonra ''toki'' diye mucize bir dev inşaat hamlesi başlatıldı. devlet tüm inşaat malzemelerini tek elden aldığı için maliyeti en aza indiriyor ve neredeyse maliyetinin de altına yandaş mütahite satıyordu. kobiler beslenmiş, ve memur maaşları daha önce hiç bir hükümet döneminde olmıyan yüksek bir seviyeye getirilmişti. gariptir ki bunun yanında asgari ücret eski hükümetlere nazaran en düşük seviyedeydi ama alınan gelir vergisi eski hükümetlerden kat be kat fazlaydı. her kapitalist iktidarda olduğu gibi bu iktidarda da yükün en önemli bölümü en dar gelirliye yüklenmişti. ama devlet dairelerine yığılan yüzbinlerce gereksiz teşaron personel üzerinden artık kadınlar da nispeten iş gücüne katıldığından onlarda da göreceli olarak bir ekonomik iyileşme olmuştu.
toplumun her kesimindeki bu ekonomik iyileşme tasarrufların inşaat sektörüne manüpülasyonu olarak yansıdı. artık düne kadar 20 binlira etmeyen tarla olmuştu sana bugün 5 trilyonluk arsa, hemen yarın oluyordu 50 trilyonluk rezidans. bu da maliyet esasına dayanmayan, sanal bir ekonomidir. anlıyacağınız inşaat ekonomisi ''konjoktüre göre tutturabildiğine'' ekonomisidir. ve biz istihdam yumurtası da dahil, bütün yumurtalarımızı bu sepete doldurarak sonu baştan kurgulamış olduk.

daha sonrasında devletin kendi yatırımları olan büyük inşaat hamleleri başladı. bunlara örnek verecek olursak, köprüler, hava limanları, şehir hastaneleri, deniz altı tünelleri falan diyebiliriz. peki bir devletin bunları yapması gerekmez mi? tabii ki gerekir. ama ben nasıl yapıldığını kabaca anlatayım. önce yandaş 5-6 mütahit bulundu. bunlara devlet bankalarından çok düşük faizli krediler sağlandı, dışarıdan başka firmalara 1'liraya yaptırabileceğiniz işler bunlara 3 liraya yaptırıldı, işletmesi de bunlara verilerek devleti uzun yıllar bağlıyacak ve hatta çökertecek müşteri garantileri verildi.

artık abd dünyaya bol para dağıtmıyor ve faizleri yükseltti. türkiye'de zaten deniz bile kurudu, piyasa inşaata doydu, ve bu kadar mütahit hala devlet tarafından fonlanmasına rağmen batık krediden geçilmiyor.

çözüm mü? çözüm tabii ki sahte kabadayı muharrem değil, bak onu biliyorum.

edip cansever

yeşil ipek gömleğinin yakası
büyük zamana düşer
her şeyin fazlası zararlıdır ya
fazla şiirden öldü edip cansever

cemal süreyya.

hazreti süleyman

kutsal kitaplarda süleyman'ın kuşların dilini bildiği yazar. oysa süleyman'ın bildiği dil o dönem bayraklarında "kuş" resmi olan bir devlette yaşayan insanların konuştuğu dildir. bayraklarındaki kuş resminden dolayı bu halk "kuşlar" diye bilinirdi.
yine kutsal kitaplara göre, süleyman ünlü mabedi yaptırırken iblis mamâsındaki şeytanlardan yardım aldığıdır. oysa süleyman'ın yardım aldığı kişiler o dönemde mesleki zekaları hasebiyle "şeytan" lakabı takılan ünlü mimarlardır. aynı rıdvan dilmen'e futbol zekasından ötürü "şeytan rıdvan" denilmesi gibi.
anlıyacağınız dinler büyük bir yanılsamadır. amaaann banane yaa.

hz isa

adam aramice diyor ki; "ben tanrının kuzusuyum" ben tanrının büyük şefkat beslediği bir varlığım manasında "kuzuyu" sembolleştirmiştir. ama latinceye çevrilirken "ben tanrının oğluyum" şeklinde çevrilir. bir çok hristiyanlık mezhebi bu yanlış anlaşılma üzerine bina edilir.
gerçi isa diye birisi gerçekten yaşamış mıdır o bile şüphelidir. bütün toplumların mitolojilerinde bir "isa" bulmak mümkündür. zaten artık insanlık anlamalıdır ki din olgusu çok büyük bir yanılsamadan ibarettir. amaaaannn bana ne yaa.

kemal kılıçdaroğlu

açlıktan kendisini tbmm bahçesinde yakan işçiye muhalefet kürsüsünden gülerek "kardeşim neden kendini tbmm bahçesinde yakıyorsun, gidip saray bahçesinde yaksaydın yaa!!" diyen, artık chp genel müdürü bile olmayan kişi. akp kayyumu bile olmaz bundan, akp'nin kayyum vekilidir.

sarhoş olunca eski sevgiliyi aramak

insanımızı kötülemeyi sevmem. ama artık canıma tak etti. bizim insanımız kadar yaşadığı yüce duyguları ilke, prensip değerlerden uzak gevşekçe yaşayan başka bir halk olduğunu sanmıyorum. her aşk biterken bir miktar kirlenir. ama biz zaten ilişkilere pislik içinde başladığımız için ilişki de biterken bütün kokumuzu çevreye yaymadan rahat edemiyoruz. normal arkadaşlıklardan, aile ilişkilerimize kadar içinde bulunduğumuz sosyal yaşamda soyut kavramların bile bir ruhu olduğu, hatta onuru olduğu konusunda kimsenin hiç bir fikri yok. o kavramları kirlettikçe biz de temiz kalamıyoruz. belki bunun öfkesiyle karşımızdaki insanı da delirtene kadar kirletmeye çalışıyoruz.

aşkta taraflar birbirlerinin yüceliğini korumakla hükümlüdürler. bittiği zaman da bu böyle olmalıdır. bu bir büyümüşlük halidir işte. ama yazık ki peynir ekmek ve antidepresan kadar çok satılan kişisel gelişim kitapları içinizdeki çocuğu öyle bir besliyor ki, lumpen bir aptaldan farkınız kalmıyor. aşk da ayrılık da bir idrak, onur ve koruma halidir. ancak bu parçalardan sonra gerçek mutluluk yaşanır.

kabil

mitolojiler hakikat değeri taşırlar. karşılığını doğada bulamamak hakikat değeri taşımadıklarını kanıtlamaz. unutmamak gerekir ki hakikatin insan zihniyet oluşumuyla her zaman ilişkisi vardır. şüphesiz insan zihniyetinin toplumsal koşullu olması hakikatin aynı zamanda toplumla ilişkisini zorunlu kılar.
kabil'den önce yusuf kıssasını ele almak isterim. yusuf, sembollerin dilini bildiği için dar bir kuyudan vezirliğe yükselmiş, yine sembollerin dilini kurtararak halkını büyük felaketlerden korumaya bilmiştir.
mitoloji sembollerin dilinin gücüdür. tanrısal bir güçtür diyerek basitleştirmeyeceğim bu gücü, çünkü bu bahsettiğim olayın doğada bir karşılığı vardır. tanrının ise yoktur.

bu yazıyı asıl yazma amacım çok değerli bir dostumun hediyesi olan ''jose saramago'' nun ''kabil'' kitabını irdelemekti. ama öncesinde mitolojinin yaşamımızdaki önemi ve kabil'in bundaki yeri hakkında birkaç kelam etmek isterim.
mezopotamya mitlerinde habil ile kabil arasındaki kavganın asıl sebebinin kız kardeşleriyle kimin evlenip de soyunu sürdüreceği üzerine çıktığı yazar.
popüler kültür dizisi olan supernatural'da ise bu kıssaya bambaşka bir boyut kazandırılmıştır. asıl kötü olan ve ilk kanı dökecek kişi habil'dir. kabil bunu sezer ve şeytan'la anlaşma yapar. habil'in kardeş katili olup sonsuza dek lanetlenmesine gönlü el vermeyen kabil'e şeytan şöyle bir teklifte bulunur. ''kardeşini sen öldür ve o temiz kalsın. sen de kardeşini bu kadar çok seviyorsan bunun bedelini sonsuza dek lanetlenerek ödeyeceksin. kabil bunu kabul eder ve ilk kanı akıtır.
keşke popüler kültürümüzde modern mitolojik kurgulara daha fazla yer verilse. sanırım jose saramago bunun en iyi örneklerinden birini gerçekleştirmiştir. kitap özü itibariyle baştan sona bir ironiler kitabıdır. bu yanıyla volteir'in meşhur ''iyimserlik üzerine'' romanını akla getirmektedir. yazarımız sembollerin diliyle çok lezzetli bir ironiler manzumesi yapmış.

toplumsal yaşam çok basit bir kavram olmasına karşın tüm bilimlerin temel kavramı olarak açıklanması gereken bir kavramdır. sanıldığının aksine, çok kullanılan bir kavram olmasına rağmen anlamına erişilmemiş bir kavramdır. sosyal yaşamın ne olduğunu bilmiyoruz. bilseydik hegemonik sistemler altında lime lime edilen sosyal yaşamımızın amansız savunucuları olurduk. sosyal yaşamda bilgelik değil cehalet egemendir. zaten hegemonik yaşamın karşı kutbunda cahilce yaşam geçerlidir. hegemonik sistemler toplumsal yaşamların üstündeki cehalet perdeleri gerilmeden sürdürülemez.
saragamago'nun bize sembollerin diliyle ince ve kusursuz bir şekilde anlattığı ayrıntılarda yönetenle yönetilenin bitmek bilmez çelişkisi vardır.
bir giritli'ye göre bütün giritl'iler yalancıdır. paradoksal mantığı anlatmaya başlamak için en doğru cümle budur. tanrı adem'le havva'yı işledikleri günahtan ötürü cenetten kovmuştur. kabil'i akıttığı ilk kandan ötürü lanetlemiştir. iyi de tanrı bu durumda ne kadar temizdir? roman bu soruları yüzümüze bir tokat gibi çarpmaktadır. biyolojik olarak cenetten kovulmamızın öyküsü ana rahmi sıcaklığı ve rahatlığından dünya'ya gelmemizdir. romanda adem ile havva ve kabil işledikleri günahtan dolayı cezalarını çekerken kendilerini sürekli mekanın ve zamanın bilmedikleri yerlerinde bulurlar. anne rahminden çıktığımızdan beri hepimiz biraz bunun sarhoşluğu içinde değil miyizdir?
gerçek kutsal olmıyanda saklıdır. bu romanda bahsi geçen kutsal kitap kahramanları bize bambaşka öykülerle anlatılır. yazar kutsallığı deforme etmemiştir aslında. kutsallık denen kavram özü itibariyle deforme olmuş bir kavramdır.
ilk kanı akıtmış kabil, yer yüzünde zaman ve mekan kavramı olmaksızın serserilik cezasını çekerken bir yandan bu kadar fazla kötülüğe isyan ederek bize deformasyonun da ironisini göstermektedir. romanda havva yaşamın öncü gücü, adem ise pısırık gücüdür. bu yönüyle ortaya çok güzel bir anlatım çıkartılmıştır. kadın gerçekten de yaşamın her alanda itici gücüdür. gerçek hayata da, romanda anlatılan tanrı ve insan ilişkisinde de, güçlüyle güçssüzün birbirini manüpilasyonu ve birbirlerini lanetli bir şekilde kirletmesi çok ustaca anlatılmıştır. efendi (tanrı) adem ile havva'yı cenetten kovduktan sonra belli sınırları aşmamaları için ''kerrubi'' isminde korkunç nöbetçiler koyar. bunlar aslında insanın sanal korku çizgileridir. gerçekten de bu çizgi dediklerimiz bazen kafamızda öyle devleşirler ki, eli kamalı korkunç nöbetçilerden bir farkları olmaz. ama bu toplumsal yaşamda kadın iradesi ve aklıyla her zaman aşılabilecek ve yep yeni bir yaşamın oluşturulması sağlanacak zerrecikleridir. yaşamda bazen en kötü ruhsal nöbetçilerimiz paranoyalarımızdır. paranoya aslında normal insanın ruh halidir. insan bununla savaşmanın en güçlü silahlarını oluşturabilecek iradede bir varlıktır.
romanda kabil, kardeşi habil'i öldürdükten sonra tanrıyla yaptığı diyalog ezberleri bozmanın tarihçesidir. yazar bunu en usta şekilde yapmıştır.

yazara bu romanda en büyük eleştirim bazı mitolojikl karakterlere tamamen cinsiyetçi ve sığ erkeksi fantezileri üzerinden yaklaşmış olmasıdır. romanda lilith ile kabil'in ilişkisini anlatan bir bölüm vardır. lilith benim ruhsal anlamda aşık olduğum tek tanrılı dinimin tek tanrıçasıdır. menkıbesini hepimiz biliriz. kendileri havva'dan önce yaratılan kadındır. adem'in kabalığına ve cinsel ilişki esnasında sürekli onun üstte olmasına bir isyan geliştirir. bunun üzerine allah tarafından sonsuza dek lanetlenmiştir. allah adem için havva'yı yaratmıştır bu sefer. ve lilith gibi bir ''kevaşe'' olmaması için adem'in kaburga kemiğinden yapmıştır bunu. saramago ise romanda lilith'i, kocası tarafından çocuk verilemediği için seks manyağı olmuş zayıf iradeli bir kadın olarak resmeder.
kabil gittiği yerlerde kardeşini öldürmenin vicdan azabıyla gerçek adını gizlemekte ve kendisini ''habil'' olarak tanıtmaktadır. gerçek hayyata da kötülük kendi reklamını boğazladığı erdemler üzerinden yapar. bunu hatta yazık ki bireysel olarak hepimiz yaparız. gerçek kimliğini lilith'e söyleyince, lilith ona şunu der; ''kimse tek kişi değildir, sen kabil, aynı zamanda habil'sin''

bence asla kabil olmaktan, habil ismini alarak kurtulamayız, kurtulamıyacağız. kabil bölünmez bir bütün olmalı. ama ne kadar iyilikle dolu bir bütün olmaya karar verirse yaşamla da, kendisiyle de o kadar barışık olur.

bana göre kapitalizmin en büyük tahribatı yaşamın tanımını yok etmesidir. daha doğrusu yaşamın toplum ve çevresiyle olan ilişkisine en büyük ihaneti gerçekleştirmiş olmasıdır. tabi bunda arkasındaki uygarlık sistemi de kendisi kadar sorumludur. bilim ve iletişimin en güçlü çağında yaşadığımız söylenir. neyin bilimi ve kimler için bilim? bu soruların yanıtı verildikçe neden en temel soruya yani "yaşam nedir?" ve "toplumla bağı nasıldır?" a yanıt vermedikleri anlaşılacaktır. belki çok basit gelebilir bu sorular. ama insan denilen varlık, yaşamı kadar anlamlıdır. bunu da anlamadıktan sonra ne değeri olabilir. belki de bir hayvan, hatta bitki yaşantısından daha değersiz bir mahlûk olmasından bile bahsedebiliriz. anlamını, hakikatini bilmeyen insanlık ya olamaz, ya en alçakçası, en barbarcası olur.
mitoloji, bu tanımsızlıktan veya özgürlük adı altında hepimizin verili üç beş tanımı seçmesine karşı elimizde olan en güçlü silahtır. bunu modern yaşamda geliştirip, tek tipleşmeye karşı daha güçlü silahlar geliştirmemizi dilerim.

seks ve iktidar ilişkisi

seks kadar hiç bir araç topluma karşı savaşta etkin rol oynayamaz. günümüzde hegemonya tarafından cinsel eylem bir iktidar eylemine dönüştürülmüştür. tüm homo ve hetero cinsel ilişki biçimlerinde iktidar ilişkisi belirleyici rol oynamaktadır. kadın kendini seks meta, erkek ise kendini iktidar aracı olarak var ederek hem kendilerini, hem de toplumu ; sadece ahlaki bir yozlaşmaya değil, iktidar savaşının kurbanları haline de getirmiş oluyorlar.

hepimiz aynı gemideyiz

hz. muhhamed'de atfedilen bir menkıbe vardır. adamın biri gelir ve akşama kadar "dinimizde şu günah mı, bu günah mı?" diye sorar durur. muhhamed en son der ki; "utanmadıktan hiç bir şey günah değil." şimdi burada akşama kadar iktidarın ülkeyi nasıl ülkeyi bu hale getirdiğini yazıp durabilirim. yeni bir çıkış ve kurtuluş yolu için çareler aranır. ama sorun şu ki; devleti yöneten ciddi insanlar nasıl bu kadar utanmaz olabiliyor?
hadi diyelim ki, herşeyi batırdıktan sonra bu normaldir. kendi oy verdiğim parti de dahil muhalefet nasıl bu kadar utanmaz olabiliyor?
herşeyi yeniden toplarız da, artık bize de fazlasıyla sinen bu utanmazlık ve kalitesizliğin tahribatını nasıl iyileştireceğiz?

sistem insanı

bir kaç başlık altında ele almaya çalışacağım günümüz insan modelidir. ve bu insan modeli, sistemli kötülüğün çarkları tarafından profosenel olarak bu hale getirilmektedir.

esas yaşam hedefi bir araba, aile, daire sahibi, günlük standart tüketici olabilmektir. toplumsallığı anlamı en sufti bireyci ihtiraslar için bir kenara bırakılabilir. hafızasızlaştırıldığı için de tarihten kopmuştur. felsefesizdir. ya da en dar faydacılık dışında bir mutluluk felsefesinin olabileceğine inanmaz.

görünüşte moderndir. içerikte ise en kof, içi boşaltılmış en karanlık emeller (faşizm) için koşmaya hazırlanmış "vatandaş sürüsü" "kitle toplumu" bireyi daha doğrusu bireysizliği söz konusudur.

anayasa

anayasa kavramı fakültelerde okutulurken "toplum sözleşmesidir" diye tanımlanarak anlatılmaya başlansa da, burjuva siyasetin öznel koşulları altında hiç de öyle bir yapısal durum içermezler. burjuva hukukun pratiği içinde, anayasayı tanımlayacak olursak, devlet erkini elinde bulunduran hegemonya ile halkın bir sınır sözleşmesidir diyebiliriz.
stalnist arkadaşların, ilerici yönleriyle pek övündüğü 1938 sovyet anayası da, biçim itibariyle bu burjuva anlayışla ele alınmış bir anatayasıdır.

ülkemizde ise durum tam olarak yerli ve milli bir muhteviyat içerir. ne yazık ki bizim devletimiz, bin dokuz yüz kırklardan itibaren topluma karşı bir savaş içerisindedir. kanuni esasi ve 1921 anayasası hariç, bütün anayasalarımız bir toplumsal sözleşme olması gerekirken, hegemonya tarafından, topluma açılan savaşta güçlü bir silah olacak şekilde hazırlanmış ve uygulanmışlardır.
  • /
  • 3

da vinci’s demons

bir yere kadar güzel ilerleyen ama sonrasında kendisini hiç izlettirmeyen dizidir.

ekşisözlüğe alternatif sözlük

kesinlikle uludağ sözlük değildir. iyice incisözlüğe bağladı orası. küfür kıyamet havada uçuşuyor. format falan da hak getire. hacettepe sözlük alternatif olur mu diye geldim ama çok sakin buralar. hem düzgün entryler olsun hem de sol frame hızlı aksın deyince nar sözlük güzel bir alternatif gibi duruyor.

Toplam entry sayısı: 60

Henüz takip ettiği biri yok.
Henüz takip eden biri yok.