kabil

mitolojiler hakikat değeri taşırlar. karşılığını doğada bulamamak hakikat değeri taşımadıklarını kanıtlamaz. unutmamak gerekir ki hakikatin insan zihniyet oluşumuyla her zaman ilişkisi vardır. şüphesiz insan zihniyetinin toplumsal koşullu olması hakikatin aynı zamanda toplumla ilişkisini zorunlu kılar.
kabil'den önce yusuf kıssasını ele almak isterim. yusuf, sembollerin dilini bildiği için dar bir kuyudan vezirliğe yükselmiş, yine sembollerin dilini kurtararak halkını büyük felaketlerden korumaya bilmiştir.
mitoloji sembollerin dilinin gücüdür. tanrısal bir güçtür diyerek basitleştirmeyeceğim bu gücü, çünkü bu bahsettiğim olayın doğada bir karşılığı vardır. tanrının ise yoktur.

bu yazıyı asıl yazma amacım çok değerli bir dostumun hediyesi olan ''jose saramago'' nun ''kabil'' kitabını irdelemekti. ama öncesinde mitolojinin yaşamımızdaki önemi ve kabil'in bundaki yeri hakkında birkaç kelam etmek isterim.
mezopotamya mitlerinde habil ile kabil arasındaki kavganın asıl sebebinin kız kardeşleriyle kimin evlenip de soyunu sürdüreceği üzerine çıktığı yazar.
popüler kültür dizisi olan supernatural'da ise bu kıssaya bambaşka bir boyut kazandırılmıştır. asıl kötü olan ve ilk kanı dökecek kişi habil'dir. kabil bunu sezer ve şeytan'la anlaşma yapar. habil'in kardeş katili olup sonsuza dek lanetlenmesine gönlü el vermeyen kabil'e şeytan şöyle bir teklifte bulunur. ''kardeşini sen öldür ve o temiz kalsın. sen de kardeşini bu kadar çok seviyorsan bunun bedelini sonsuza dek lanetlenerek ödeyeceksin. kabil bunu kabul eder ve ilk kanı akıtır.
keşke popüler kültürümüzde modern mitolojik kurgulara daha fazla yer verilse. sanırım jose saramago bunun en iyi örneklerinden birini gerçekleştirmiştir. kitap özü itibariyle baştan sona bir ironiler kitabıdır. bu yanıyla volteir'in meşhur ''iyimserlik üzerine'' romanını akla getirmektedir. yazarımız sembollerin diliyle çok lezzetli bir ironiler manzumesi yapmış.

toplumsal yaşam çok basit bir kavram olmasına karşın tüm bilimlerin temel kavramı olarak açıklanması gereken bir kavramdır. sanıldığının aksine, çok kullanılan bir kavram olmasına rağmen anlamına erişilmemiş bir kavramdır. sosyal yaşamın ne olduğunu bilmiyoruz. bilseydik hegemonik sistemler altında lime lime edilen sosyal yaşamımızın amansız savunucuları olurduk. sosyal yaşamda bilgelik değil cehalet egemendir. zaten hegemonik yaşamın karşı kutbunda cahilce yaşam geçerlidir. hegemonik sistemler toplumsal yaşamların üstündeki cehalet perdeleri gerilmeden sürdürülemez.
saragamago'nun bize sembollerin diliyle ince ve kusursuz bir şekilde anlattığı ayrıntılarda yönetenle yönetilenin bitmek bilmez çelişkisi vardır.
bir giritli'ye göre bütün giritl'iler yalancıdır. paradoksal mantığı anlatmaya başlamak için en doğru cümle budur. tanrı adem'le havva'yı işledikleri günahtan ötürü cenetten kovmuştur. kabil'i akıttığı ilk kandan ötürü lanetlemiştir. iyi de tanrı bu durumda ne kadar temizdir? roman bu soruları yüzümüze bir tokat gibi çarpmaktadır. biyolojik olarak cenetten kovulmamızın öyküsü ana rahmi sıcaklığı ve rahatlığından dünya'ya gelmemizdir. romanda adem ile havva ve kabil işledikleri günahtan dolayı cezalarını çekerken kendilerini sürekli mekanın ve zamanın bilmedikleri yerlerinde bulurlar. anne rahminden çıktığımızdan beri hepimiz biraz bunun sarhoşluğu içinde değil miyizdir?
gerçek kutsal olmıyanda saklıdır. bu romanda bahsi geçen kutsal kitap kahramanları bize bambaşka öykülerle anlatılır. yazar kutsallığı deforme etmemiştir aslında. kutsallık denen kavram özü itibariyle deforme olmuş bir kavramdır.
ilk kanı akıtmış kabil, yer yüzünde zaman ve mekan kavramı olmaksızın serserilik cezasını çekerken bir yandan bu kadar fazla kötülüğe isyan ederek bize deformasyonun da ironisini göstermektedir. romanda havva yaşamın öncü gücü, adem ise pısırık gücüdür. bu yönüyle ortaya çok güzel bir anlatım çıkartılmıştır. kadın gerçekten de yaşamın her alanda itici gücüdür. gerçek hayata da, romanda anlatılan tanrı ve insan ilişkisinde de, güçlüyle güçssüzün birbirini manüpilasyonu ve birbirlerini lanetli bir şekilde kirletmesi çok ustaca anlatılmıştır. efendi (tanrı) adem ile havva'yı cenetten kovduktan sonra belli sınırları aşmamaları için ''kerrubi'' isminde korkunç nöbetçiler koyar. bunlar aslında insanın sanal korku çizgileridir. gerçekten de bu çizgi dediklerimiz bazen kafamızda öyle devleşirler ki, eli kamalı korkunç nöbetçilerden bir farkları olmaz. ama bu toplumsal yaşamda kadın iradesi ve aklıyla her zaman aşılabilecek ve yep yeni bir yaşamın oluşturulması sağlanacak zerrecikleridir. yaşamda bazen en kötü ruhsal nöbetçilerimiz paranoyalarımızdır. paranoya aslında normal insanın ruh halidir. insan bununla savaşmanın en güçlü silahlarını oluşturabilecek iradede bir varlıktır.
romanda kabil, kardeşi habil'i öldürdükten sonra tanrıyla yaptığı diyalog ezberleri bozmanın tarihçesidir. yazar bunu en usta şekilde yapmıştır.

yazara bu romanda en büyük eleştirim bazı mitolojikl karakterlere tamamen cinsiyetçi ve sığ erkeksi fantezileri üzerinden yaklaşmış olmasıdır. romanda lilith ile kabil'in ilişkisini anlatan bir bölüm vardır. lilith benim ruhsal anlamda aşık olduğum tek tanrılı dinimin tek tanrıçasıdır. menkıbesini hepimiz biliriz. kendileri havva'dan önce yaratılan kadındır. adem'in kabalığına ve cinsel ilişki esnasında sürekli onun üstte olmasına bir isyan geliştirir. bunun üzerine allah tarafından sonsuza dek lanetlenmiştir. allah adem için havva'yı yaratmıştır bu sefer. ve lilith gibi bir ''kevaşe'' olmaması için adem'in kaburga kemiğinden yapmıştır bunu. saramago ise romanda lilith'i, kocası tarafından çocuk verilemediği için seks manyağı olmuş zayıf iradeli bir kadın olarak resmeder.
kabil gittiği yerlerde kardeşini öldürmenin vicdan azabıyla gerçek adını gizlemekte ve kendisini ''habil'' olarak tanıtmaktadır. gerçek hayyata da kötülük kendi reklamını boğazladığı erdemler üzerinden yapar. bunu hatta yazık ki bireysel olarak hepimiz yaparız. gerçek kimliğini lilith'e söyleyince, lilith ona şunu der; ''kimse tek kişi değildir, sen kabil, aynı zamanda habil'sin''

bence asla kabil olmaktan, habil ismini alarak kurtulamayız, kurtulamıyacağız. kabil bölünmez bir bütün olmalı. ama ne kadar iyilikle dolu bir bütün olmaya karar verirse yaşamla da, kendisiyle de o kadar barışık olur.

bana göre kapitalizmin en büyük tahribatı yaşamın tanımını yok etmesidir. daha doğrusu yaşamın toplum ve çevresiyle olan ilişkisine en büyük ihaneti gerçekleştirmiş olmasıdır. tabi bunda arkasındaki uygarlık sistemi de kendisi kadar sorumludur. bilim ve iletişimin en güçlü çağında yaşadığımız söylenir. neyin bilimi ve kimler için bilim? bu soruların yanıtı verildikçe neden en temel soruya yani "yaşam nedir?" ve "toplumla bağı nasıldır?" a yanıt vermedikleri anlaşılacaktır. belki çok basit gelebilir bu sorular. ama insan denilen varlık, yaşamı kadar anlamlıdır. bunu da anlamadıktan sonra ne değeri olabilir. belki de bir hayvan, hatta bitki yaşantısından daha değersiz bir mahlûk olmasından bile bahsedebiliriz. anlamını, hakikatini bilmeyen insanlık ya olamaz, ya en alçakçası, en barbarcası olur.
mitoloji, bu tanımsızlıktan veya özgürlük adı altında hepimizin verili üç beş tanımı seçmesine karşı elimizde olan en güçlü silahtır. bunu modern yaşamda geliştirip, tek tipleşmeye karşı daha güçlü silahlar geliştirmemizi dilerim.