ahmet altan

15 temmuz gecesi saat 21.30 gibi falandı sanırım. bir internet gazetesinde beylerbeyi'inde askerlerin, bir grup polisin silahlarına el koyduğunu okudum. o zamanki kız arkadaşıma dedim ki ''canım darbe oluyor, sen burada kal ben marketten bulabildiğim kadar çok kahve ve sigara alıp geliyorum'' gençlik işte yahu, başımızda bir büyük olsa marketten şeker, un falan kap derdi. nedense ben günlerce evden çıkamazssak kahvesiz ve sigarasız ne yaparız diye çok korkmuştum.

çok şükür darbe girişimi bastırıldı, 16 temmuz öğleninde artık hiç bir tehlike kalmamıştı.
fetö terör örgütü ilk kurulduğu ve devlete hücre hücre ilk nüfuz ettikleri günden beri nihai amaçları türkiye soluna ve alevi halkına kan kusturmak olmuştur. özellikle son on yılda kamuda alevi halkımıza fetö eliyle yapılan mobingler malumdur.
artık bu paralel devletin kamudan sonsuza dek kazınıp, yerine ülkedeki gerçek aydınlık insanların getirileceği ve devlet bir daha böyle korkunç geceler yaşamamak için liyakat esasına dayalı bütün tedbirleri alacağına dair aptalca bir düşünceye kapılmıştım. çok geçmeden böyle olmayacağı ortaya çıktı.

ahmet altan'ın gazetecilik yoluyla karanlık ilişkileri olmuş mudur olmamış mıdır bilmiyorum. hakim değilim, savcı değilim istihbaratçı değilim. ama darbede parmağı olduğu iddiası'nın mesnetleri ne kadar güçlüdür? hukukta bazı konulara vakıf olmak için ilaa da hukukçu olmak gerekmiyor. kesinlikle zayıftır. zaten adam darbede parmağı olduğu için de yargılanıp ağırlaştırılmış müebbet almamıştır. bu hafta sonu cumhuriyet gazetesinin pazar ekine gönderdiği yazıdan bazı paragraflar paylaşmak istiyorum.

''hayat ve zaman senin üstüne doğru kararıp köpürerek akar, seni taş bir duvara sıkıştırır.

biz gençken, bir sorun karşısında yeterli direnci gösteremediğimizde, mücadele edemediğimizde, kırılganlaştığımızda babam öfkeyle sedeflenmiş bir enerjiyle "boğayı" derdi, "boynuzlarından tutup devireceksin."

"boğa" hayattı.

seni bir hücreye kapattıklarında o daracık odanın içinde o geniş omuzlu, iri kaslı "boğanın" da karşısında durduğunu, keskin ve sivri boynuzlarını karnına dayadığını hissedersin.

hareket edecek, kımıldayacak bir yer yoktur.

boğayı nasıl boynuzlarından tutup devireceksin?

yenilecek misin?

tam da seni oraya kapatanların istediği gibi boğanın seni paramparça etmesine izin mi vereceksin?

bu sorular karşına çıktığında bir gerçeği keşfedersin:

hareket etmen gerekir.

ama nasıl?

insanların güçsüz, çaresiz, yetenekleri sınırlı, açgözlü ve arsız bir bedeni vardır.

o bedeni alıp bir hücreye kapattıklarında karşısındaki engelleri aşamaz, kilitli kapıları açamaz, parmaklıkların arasından geçemez, duvarların üstünden uçamaz.

benim zamanımı "nerede" geçireceğime karar verecek birileri hep vardır, peki benim zamanımı "nasıl" geçireceğime karar verebilecek herhangi bir insan, bir irade, bir güç var mıdır?

bunun cevabı beni hapishanede bile gülümsetir.

öyle bir güç yoktur.

"gerçeklik" sadece bedenimizle ilgili olsaydı bir roman okurken, bir film seyrederken hiçbir duygu hissetmememiz gerekirdi.

ama hissediyoruz.

hayalgücümüz başka bir hayalin içine sızıyor, o hayalin parçası haline geliyor, üstelik sadece hayalgücümüz hayalin parçası olmuyor, bedenini de peşinden sürüklüyor. beden kendisiyle hiç ilgisi olmayan bir olaya "gerçek" tepkiler veriyor.

ben iki yıldır, bir hücrede sivri ve keskin boynuzları olan, gözleri kanlı iri bir boğayla yaşıyorum.

iki yıldır her gün o boğayı boynuzlarından tutup devirmek zorundayım.

bunun için size o boğadan daha hızlı hareket edebilen bir şey lazım: tek bir an içinde bütün dünyayı gezebilen bir hayalgücü.

hayalgücü her kapıdan geçer.

her yere gider.

ve, zamanınızı "nasıl" geçireceğinizi belirleyecek yeryüzünde hiçbir gücün olmadığını, dokunulmaz bir iktidara sahip olduğunuzu bilmenin muazzam hazzını tadarsınız.

hapishane, bedeninizi köleleştirirken zihninizi tanrısal bir güce ulaştırır.